Gençliğe Hitabe

Ahmet Turan Alkan’ın Gençliğe Hitabesi için tıklayınız. [Bu hitabe bir kısım gençliğe, meslek liselileredir.]

Sevan Nişanyan’ın Gençliğe Hitabesi için tıklayınız. [Bu hitabe Türkiye'deki umum gençliğedir. Aralarından bir kısmının yazara verdiği cevaplara aşağıdaki linklerden ulaşabilirsiniz.]

Gençliğin [bir kısım] Sevan Nişanyan’a Cevabı :)

Faşizm ve Kültür

Onur Öymen’in malum sözleri üzerine Tunceli sokaklarında kendisinin Hitler benzeri afişleri asılmıştı.

Haşmet Babaoğlu’nun bulunduğu bir ortamda aşağıdaki soru soruluyor:

Yazarın kaleminden…

Aramızdaki ortayaşlı hanımefendi “Hitler benzetmesi ağır kaçıyor” dedi!
“Neden?” diye sorduk.
Cevap nasıl gelsin, beğenirsiniz!
Bütün ömrü yüksek kültürlü ortamlarda geçen, çok iyi eğitimli birinden Hitler mi çıkarmış! Hitler kompleksli onbaşının tekiydi!”
Gülümsedik ama şaşırmadık tabii!

Belki de böylesine cahilane, nereden tutsan elinde kalacak yorumlara, çıkışlara karşı yapılacak en iyi şey gülüp geçmek. Çünkü yazının devamını okuduğunuzda Haşmet babanın meseleyi gerçekten çok güzel izah ettiğini göreceksiniz. Aynı izahatı o an diretk o hanımefendiye yapabilir miydi? Yapsa da ne kadar anlaşılabilirdi?

Haşmet Babaoğlu’nun ilgili yazısı

Not: Uzun zamandır köşe yazısı ekleyemiyorum buraya. Hem eskisine göre çok daha az okuyabiliyorum, hem de eski tadım yok. Bugün hastalıktan dolayı evdeyim

Ankara

Korkuyor musun? Ben de korkuyorum Ankara. Ara sıra aydınlık yüzün, parlayan gözlerin geliyor aklıma. Bir umut kıpırdıyor içimde, sonra o donduran ayazın… Dizlerim eskisi gibi değil. Hep bir kırgınlık var üzerimde. Hep bir kırgınlık… Artık sana ait değilim, hissediyorum. Sırdaş kaldırımlar yabancı bakıyor. Hatıralar giderek silikleşiyor.

Bahçelievler’de bir ring durağı… Hatırlamazsın bile Ankara! Oturacağım bir uzun tahtaydı. Yerine durak yapmışlar. Oturup yere bakacaktım, binmesem de bekleyecektim otobüsleri. Kırmızı, eski, Macar yapımı olanları yalnızca.

Hayat herşeye rağmen devam ediyor Ankara. Yaşam kalpleri katılaştıran, insanı duyarsızlaştıran bir mücadele. Halbuki ben tüm madalyaları senin için takacaktım Ankara.

Korkuyor musun? Ben de korkuyorum Ankara.

Yazmak için ilk defa kendimi zorladım. Ateş söndükçe ışık azalıyor, yazmak zorlaşıyor.

Galiba okumak da…

Vicdan Yazıları

Bazen bu blog’da ayrı bir kategori açmayı düşünüyorum. Vicdan yazıları adında. Olan biten karşısında susmayan, susamayan, sessiz kalamayanların feryatlarının kağıda dökülmüş halleri yani. İki gün önce bu ülkede bir kız çocuğunu şanlı ordumuzun, düşmana korku dosta güven veren bir roketi parçaladı. Haber bültenlerine ne kadar yansıdı bilemiyorum ancak ne gereken eleştiri ve tartışma yapılabildi ne de konu ile ilgili bir soruşturma yapılacağını düşünüyorum. Yine ört-bas edilecek.

Şu medyaya bakın.

Bu nasıl bir bıçak kesmez sessizlik Allahım.

Bir gazete neye yarar vurulan bir çocuğun hesabını soramazsa?

Onca kâğıda, mürekkebe, emeğe yazık.

diyen Ahmet Altan‘daki vicdan kaç gazetenin editöründe var bu ülkede.

Gereken tepkiyi bir tek gazetenin gösterebildiği bir ülkede yaşıyoruz. Geriye evladının parçalarını eteklerinde taşıyan bir anne kalıyor haliyle. Ama sorun değil çünkü onlar bizden çok uzakta yaşıyorlar. Ve bir de keyfimizi kaçıran haberlere konu olmaktan başka bir işe yaramıyorlar. Bu vahşetin içinde biraz zenginlik, biraz gizem ve acılarını bile sömürtmeye açık insansılar olsaydı belki haftalarca meşgul ederdi gündemimizi. Ama yok işte. İnsanlar fakir, zulüm açık ve net. Ve onlar çok uzaktalar.

Bir de Yasemin Çongar’ın yazısı var konu ile ilgili.

Çıkarken, “N’olur makarna yap” demiş annesine…

Beş dakika sonra, gökten üzerine ölüm yağmış.

Ya havan mermisiyle ya da roketle vurulmuş gencecik bedeni; paramparça olmuş.

ve devam ediyor:

Hambaz Mezrası’nın görüş mesafesindeki Tapantepe Jandarma Taburu’ndan yapılan tek atışla vurulan Ceylan’ın canının hesabını kim verecek?

Öyle bir devletimiz var mı ki bizim?

Benim görebildiğim bu kadar. Taraf’tan başka tek bir medya kuruluşu varsa gereken tepkiyi gösteren ve hesap soran, lütfen bildirin bana diyeceğim ama…

Bu yazıyı da bir okuyanın çıkacağı meçhul :) Yine de arşivlemeye devam vicdan yazılarını.

Düzeltme/Ek: Yukarıda iki yazı var. Bu yazılar yazıldığında olayın üzerinden 2 gün geçmişti ve herkes (medya ve yetkililer) sus-pustu. Buna rağmen bu gazete bu olayın üstünün örtülmemesi için elinden geleni yaptı. Bu 2 yazar da 2 güzel vicdana dokunan yazı ile olayın üzerine gittiler. Daha sonra medyada bir hareketlenme oldu ve konu ile ilgili soruşturma açıldı. Bir toplumda medyanın esas rolü de bu olmalı değil mi?

Sivilay Abladan Farklı ve Güzel Bir Bakış Açısı

Soru: Sevgili Sivilay Abla, ben bir Türk oğlu Türküm. Türk olmaktan korkunç gurur duyuyorum. Bunları yazarken titriyorum. Cezbe halim geçmiyor. Türkiyemdeki sokak kedilerinin dahi diğer ülkelerdeki kedilerden daha üstün olduğunu düşünmekten kendimi alamıyorum. Bütün günümü internet kafede Türklüğe yapılan saldırıları püskürtmekle geçiriyorum. Geceleri ise plakalardaki mavi AB etiketinin üzerine kırmızı beyaz Türk etiketi yapıştırarak arabaları millileştiriyorum. Sence ben hasta mıyım? (Rumuz: Turkkan_85)

Cevap: Sevgili Turkkan_85, Türk olmaktan istediğin kadar gurur duyabilirsin ama bakalım Türk olmak da seninle gurur duyuyor mu? Kendine önce bu soruyu sormakla işe başlayabilirsin. Türk olmanın gurur duyulacak bir değer olmasına senin katkın nedir? Yoksa Türk olmaya yük müsün?

Bence ihtiyacımız olan bakış açısı bu. Yazının tamamını buradan okuyabilirsiniz. Böylece diğer soruları ve verilen cevapları da görmüş olursunuz. Ama bence bu soru haftanın sorusu olmasa da bu  cevap haftanın cevabıydı.

Biter Gibi Olurken

arkamda, kare kare ömrümü belirleyen
hatırladıkça yanıp tutuştuğum resimler*

Çoğunun içinde sen varsın. En acı gerçekler toplanıp da gelince üzerime. Ve birer birer çarpınca suratıma. Sonra sabahların o iğrenç korkaklığı, bıkmışlığı. Biter gibi oluyor bazen. Kalbim tekliyor yorgunluktan. Sonra birden bir rüzgar alevlendiriyor meş’aleleri. En olmadık şeylerden sana birer kapı açılıyor. Hiçbirinin arkasında olmadığını bilsem de tek tek giriyorum hepsinden bir yerlere. Sonra yine yorgun düşüyorum. Üstelik kaybolmuş oluyorum. Ah bir bulsam yolumu, bir bulsam. Bu labirentten kurtulsam.

(*=>ng)

Sonunda Anladım

Yıllardır Hürriyet, Milliyet vb. gazetelerin sitelerinde okur yorumlarına göz atarım. Genelde her zaman karamsar, hükûmetin asla yaranamadığı bir okuyucu-yorumcu kesimi vardır. Bu kesim en olumlu gelişmeler karşısında bile nefretinden taviz vermez, her zaman öfke ve hınç dolu yorumlar yapar. Bu insanların psikolojisini bir türlü anlayamıyordum. Ama bugün okuduğum bir Alper Görmüş yazısından aşağıdaki şu satırlar sayesinde anladım:

Şaşıracak bir şey yok: Kendinizi bir an için işgal edilmiş bir ülkede direnişçi olarak düşünün. Ülkeyi işgal eden dış güçlere ve onların işbirlikçisi iktidara karşı en küçük bir sempati besler miydiniz?
Bir soru daha: Ülkeyi işgal altında tutan bir yabancı güce karşı mücadele ederken, o gücün halkın hayatını kolaylaştıracak girişimlerini (mesela susuz bir bölgeye su getirmesini) destekler misiniz? Hiç şüphesiz hayır. Hatta tam tersine, gider, o su borularını bombalarsınız!

Bu yazı üzerine  “Lütfen okuyun (laik kesimden bir mektup)” konulu bir e-posta almış Alper bey. Yukarıda bahsettiğim Türkiye’nin önemli bir kesiminin psikolojisini anlamak adına önemli ve samimi bir metin yazara göre.

Bombanın Pimi

Bir teğmenin ceza anlayışı yüzünden 4 askerin şehit olduğunu Taraf gazetesi olmasaydı asla öğrenemeyecektik. Birçok köşe yazarı köşelerine taşıdılar meseleyi. Güzel şeyler de yazıldı. Ancak konu ile ilgili en iyi (vurucu) yazı bana kalırsa Yıldırım Türker‘den geldi.

İkide bir kimileri tarafından yapılan anketlerde ülkenin en güvenilir kurumu seçilen TSK tarafından bu toplumun eline pimi çekilmiş bir bomba tutturulmuş.
Oradan oraya koşuyor, daralan vaktimizi, tükenen mecalimizi her solukta hissederek aman dileniyoruz.
Yaşamamızı istedikleri hayat budur. Devamı…

İşte böyle. Bazen bazı olaylar insanın bam teline öyle dokunuyor ki böyle yazılar ortaya çıkıyor. Pek çok vicdanlı yazarın böyle yazıları vardır. Ve bir çoğu arşivlenmeye değer. Benim burada yapmaya çalıştığım aslında biraz da bu.

Bu arada bir arkadaşın (emre rumuzlu) yorumuna (hemen aşağıdaki yorum linkine tıklayarak okuyabilirsiniz) binaen aşağıdaki parçayı da eklemeyi uygun gördüm:

Orduda bu tür problemlerin yaşanmasının temel nedeni karaktersiz insanların rütbe alması değil bana göre. Böyle böcekler hermen her yerde türerler zira. En olmadık yerlerde en olmadık makamlara 5 kuruş etmez insanların  geldiğine şahit oluruz. Ve yorumcu arkadaşın dediği gibi büyük problemlere de yol açar bu. Ancak burada asıl mesele ordunun böylelerini bile cezalandırmaya hiç yanaşmamasıdır. Taraf olmasaydı o teğmen rahat döşeğinde uyumaya devam edecekti. Ordu bile isteye o insanların ailesine yalan söyledi.

Lafı uzatmaya hiç gerek yok. Çünkü Yıldıray Oğur öyle güzel anlatmış ki…

Haşema Mayo’yu Dinin Rüknü Yapmak

Böyle gereksiz bi “şey” üzerine gerçekten yazmak istemezdim ama aşağıda yazdıklarım kendini dindar veya muhafazakar olarak tanımlayanların haşema konusunu adeta teslim edilmemesi gereken bir kale gibi canla başla savunmalarını anlayamamamdan kaynaklanıyor.

Medyanın iki kısmı arasında din üzerinden bir mücadele her zaman mevcuttu ama son yıllarda iyice şiddetlendi ve seviyesizleşti. Ve mümkün olan her nesne, her olay bu mücadeleye alet edilegeliyor. Örneğin Ramazan ayında oruç üzerinden olacak bu mücadele. Öncesinde evrim tartışmaları vardı. Başörtüsü zaten hep başrolde. Geçenlerde pisuvar bile konu oldu bu savaşa.

Yaz aylarının gözdesi de haşema mayolar, islami oteller vs. Örneğin bir Zaman’ın konu ile ilgili haberine bir de Hurriyet’inkine gözatın. Kısacası ortada böyle bir mücadelenin olduğunu hepimiz, hangi görüşten olursak olalım biliyor ve kabul ediyoruz sanırım. Şu ana kadar tartışmalar haşemanın gerçekten kapatıcı olup olmadığına, haşema ile gerçekten denizin tadının çıkarılabilip çıkarılamayacağına, görünümünün komik olup olmadığına, hijyene, rahata vs. dairdi. Ancak nedense aşağıdaki sorular hiç sorulmadı. Bu beni gerçekten şaşırtıyor, acaba soruldu da ben mi rast gelmedim?

1- Mütedeyyin aile plaja gidiyor. Hanımlar haşemalı, beyler de yine inançlarına göre -sanırım diz kapağı ile göbek arasını kapayacak şekilde- giyinmişler. Ancak o plajda bir dünya mayolu kadın varken o muhafazakar beylerin orada bulunmaları inançları ile ne kadar örtüşüyor? Ya da o muhafazakar hanımların inançları, beylerinin o ortamda gezinmelerine tepki göstermelerini gerektirmiyor mu?

2- İslama göre erkeğin de en azından göbek ile diz kapağı arasını örtmesi gerekiyor diye biliyorum. Oysa plajlar da çoğu erkek bu kurala uymazken bir kadının -haşemalı bile olsa- bu giyimdeki erkeklerin arasında dolaşması İslami olarak ne kadar uygun?

3- Mütedeyyin kesim kendini komik duruma düşürmek, istenmediği ve küçümsendiği bir ortama kendini kabul ettirmek için bu kadar çaba harcayacağı yerde, neden kadın ve erkeklerin ayrı ayrı kullandığı havuzları veya plajları tercih etmiyor?

4- Hayatın her alanında inançları ile var olabilmeye çalışmak doğrudur. Buna varım. Ancak günümüzün tatil anlayışı İslam ile ne kadar örtüşüyor? Bugün size dayatılan tatil anlayışı İslam ile ne kadar örtüşüyor? Bunu mu dininize uyduracaksınız yoksa dininizi mi buna? İslami kasinolar da gelecek mi ardından?

5- Zillet ve İzzet kelimelerinin anlamını bilen kaç kişi kaldı bu ülkede?

biracayipadam

Okur Kitlesi En Kaliteli Gazete

Okuyucu yorumları bir gazetenin okur kitlesinin kültür seviyesini kavrayabilmek adına en önemli veri bana göre. Pek çok haber sitesi ve hemen her gazetenin web sitesi var. Ara sıra yorumlara göz atıyorum. Sanırım bunu hepimiz yapıyoruz. Şu ana kadar en seviyeli yorumları açık ara Radikal Gazetesinde okuduğumu rahatlıkla söyleyebilirim. Zaten bu gazetenin tirajının sadece 40 bin civarında olması da bunun bir göstergesi.

Yorumları değerlendirirken savunulan fikri hesaba katmıyorum. Zira Radikal’deki çoğu yoruma katıldığımı söyleyemem ama gerçekten seviyeli yorumlar. Hakaret etmek yerine fikirlerini savunmaya çalışan, genelde uzun ve daha düzgün bir Türkçe ile yazılmış yorumlar. Elbette istisnaları var.

Radikal’de diğer gazetelerden farklı olarak köşe yazılarına da yorum yazılabiliyor. Ben bizzat öyle yorumlar gördüm ki -tabi çok nadiren oluyor bu- köşe yazısını kaldırıp o yorumu yerine koymak evladır.

Türkiye İran’a mı benzeyecek haberine yapılan tansa.genç isimli kullanıcı tarafından yapılan yorum:

‘Türkiye muhafazakarlaşıyor’ demek ahmaklıktır.

Türkiye muhafazakarlaşıyor demek ahmaklıktır. 30 sene önce sıradan bir anadolu kasabasında yaşayan toplumun dindarlık algılamasını ve bunu yaşama düzeyini hatırlayalım. Örneğin ben… Şortla top oynayamazdım. Daha doğrusu şort da giyemezdim, top da oynayamazdım. Hafızanızı zorlayın isterseniz. Şort İslami tesettüre göre haramdı. Top da ilk kez Hz. Hasan ve Hüseyin’in kelleriyle oynandığı(!) için büyük günahlardandı. Kız kardeşim kot pantolon giymek isterdi ama giyemezdi. Çünkü mini etek ve kot pantolonu ancak ciddi ahlaksız(!) kadınlar giyerdi. Yazın sıcağında denize girmeye çalışırdık, birileri bizi ailemize ispiyonlardı. ‘Bizden böyle ahlaksızlıklar beklenmez’ miş… Dedem imamdı. Aya gidildiğine inanmak bile küfre götürürdü(!). Çevrede dinsel anlamda fazla rahat olduğunu bildiğimiz birkaç aile vardı. Onlar bile Ramazanlarda oruç tutmadığını gizlemek ve Bayram namazlarına katılmak zorunda kalırlardı. Çoğu din adamına göre ‘Okullar küfrü öğretiyordu’… (Hoş şimdi de pek Cumhuriyetçiler benzer bir üslup kullanıyorlar ya) Kız çocuklarının bile başları açık olamazdı. Hemen hemen her aile kadını çarşaflı yada fazlaca örtülüydü. Bu namus göstergesiydi. Zaman zaman aklıma gelen ama şu an hatırlayamadığım daha bir sürü şey… Şimdi nasıl hiç utanmadan, sıkılmadan toplumun dindarlaştığını söyleyebiliriz. Tam tersine hem doğal olarak, hem de ülkenin hedeflediği yönde ilerlemekten dolayı toplumda dini duygular ciddi erezyona uğramıştır. İmam dedem bile hayatının son 10 yılında enflasyonla birlikte parasını bankaya yatırıp çatır çatır haram dediği faizi yemiştir. Ne o şortlar ne top oynamak ne de aya gidildiğine inanmak… Konfor denen şey herkesi delice bir değişime doğru sürüklüyor. En fanatikler bile başından başka her yanını açmış durumdadır. Türban açılmaya giden son evredir. Bugün etrafta gördüğümüz kapalı yoğunluğu yeni bir oluşum değil devlet eliyle yaratılmış bir orta sınıfın karşısında bu defa siyasi iktidarla yükselen yeni halk orta sınıfıdır. Aslında bir devrim söz konusudur ama bu devrim rejime karşı değil geçmişte devletin kendi elleriyle yarattığı ve kendini Jakoben Beyaz Türk olarak tanımlayan orta sınıfa karşı yapılan bir halk orta sınıfının yükselmesidir. Yaşadığımız tüm tantana da bu Jakoben sınıfın iktidarını kaybederken Laiklik üzerinden attığı sahtekar çığlıktır.

Not: Yorumlara kapalı olan veya internetten yayınlanmayan gazeteler de var elbette. Örneğin Taraf’taki yorumlar nasıl olurdu merak ediyorum doğrusu. Benimkisi sadece bir gözlem, kesin bir bilgi değil.