Reklam panolarında görüyordum bir süredir, “İstanbul Kültür Başkenti” diyen afişleri. Nihayet bir dizi kutlama gerçekleştirildi. Tam olarak ne olduğunu anlayamadım, hayatımızda ne değişeceğini ya da “yaşadığım istanbul” ile kültür kelimesi arasındaki bağı. Hep aynı şeyi düşündüm. Şarkılara-şiirlere konu olan, edebiyatçıların ilham aldığı, her birinin içinde ayrı bir yeri olan (en azından öyle iddia ediyorlar) o şehir benim yaşamakta olduğum, içerisindekileri her geçen gün yozlaştıran, hoyrat, keşmekeş, her türlü rezilliğin normal algılandığı bu şehir olamaz.
Ali Bulaç’ın ilgili yazısını okuyunca yeniden aynı şeyleri düşündüm:
“İstanbul” diye bir şehir yok. Müziği, mutfağı; felsefe, sanat ve edebiyata beslenme kaynağı olan Müslümanlığı; medeniyet nişanesi mimarisi; nezaket ve kibarlığı; adabı ve merhameti yok. Her şey ölçüsüz, kaba, hoyrat ve kaotik. İstanbul’un aynası trafiği ve insanların ruh hali gibi şiddet yüklü. İstanbul’un sorunu kendini inkâr etmesinden kaynaklanıyor.
Yazının tamamını okuyun ve nasıl bir komedyanın içerisinde yaşadığımızı bir kere daha düşünün. Ahırda yaşıyorduk, medya beynimizi şokladı, “kültür başkentinde” yaşadığımızı sanmaya başladık. Şehir aynı şehir, öküz aynı öküz, tezek aynı tezek.
Bir gün boğazda bir yalıya yerleşirsem yukarıdaki sözlerimi unutacağım.
Bir yazı da Engin Ardıç’tan geldi bu arada.
Benzer Yazılar:
