Üslûp, düğün, tevazû

Laf lafı açtı, sohbet koyulaştı. Toplumda bazı değerlerin temsilcisi gibi görünen, en azından o gelenekten geldikleri iyi bilinen bazı kimselerin her türlü imkana sahip olmalarına rağmen hala nasıl da tamahkar olabildikleri gibi her zaman her yerde konuşulan meselerdi işte. Siyaset kirli bir dünya. İçine girenler mi domuzlaşıyor yoksa domuz iştahlılar mı ekseri içine giriyor bu çamur ve pislik karışımı çukurun bilemiyorum. Ancak her türlü imkanı olmasına rağmen, millete hizmet için görev verilmiş bir insanın hala hediye kabul etmesi, az çok demeden her metaya tamah etmesini başka bir örnek ile açıklayamadım. Örneğin balık çiftliklerini incelemek için kurulan içinde her partiden vekilin olduğu komisyonun, teftişten koli koli balık ile dönmelerini anlayamıyorum.  Üç beş kilo balık verirsen ona, biraz fazla verirsen ona, olmadı daha azına, hasılı ne koparabilirseler ona razı olan bu haysiyetsizleri ANLAYAMIYORUM. Sokaktaki hırsızı, caddedeki fahişeyi anlayabiliyorum bir yere kadar.

Neyse lafı çok uzattım. Bir süre önce devlet büyüklerimizden bir kızını evlendirmişti şatafatlı bir düğünle. Çok çok sevdiğim ve hürmet ettiğim bir yazar da bu yazının başlığını taşıyan bir yazı kaleme almıştı. Öyle sade ve buruk bir üslup ile. Arşivlik bir yazıdır benim için. Tarihe not düşmek için burada bulunsun, hepimize mihenk taşı olsun istedim.

  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • FriendFeed
  • Live
  • MySpace
  • StumbleUpon
  • Technorati
  • Twitter
  • Yahoo! Bookmarks
  • Yahoo! Buzz

Dil Bilmeyen Başbakan Olur Mu?

Radikal gazetesinin haberine göre başbakan dil bilmediği için utanıyormuş. Gazete “One minute! Başbakan dil bilmediği için utanıyor” başlığıyla vermiş haberi. Haberin anasayfadaki bağlantısına bir de Davos olayından bir resim eklenmiş. Benim aklıma ilk bakışta “başbakan dil bilmediği için davosta o hırçınlığı yaptı” iması geliyor. Tayyip bey başbakan olduğundan beri, onun dil bilmemesini diline dolayanlar var. Ancak Yıldıray Oğur arşivlik yazısında meseleyi öyle güzel anlatmış ki, okuduktan sonra önceki dil bilen başbakanlarımızı hayırla yad ettim.

  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • FriendFeed
  • Live
  • MySpace
  • StumbleUpon
  • Technorati
  • Twitter
  • Yahoo! Bookmarks
  • Yahoo! Buzz

Sinekler, Eşekler ve Köpekler Üzerine

Yazılarını kelimenin tam manasıyla “keyifle” okuduğum Engin Ardıç (içimden Engin Abi, Engin baba demek geliyor) Obama’nın hakladığı sinek üzerinden, hayvanseverlikle eşeklik arasındaki o ince çizgiyi, ülkemiz ve dünya eşeklerinden verdiği örneklerle şahane anlatıyor. Tam da o esnada Emre Aköz , İttihat ve Terakkicilerin Abdulhamit’i devirdikten bir yıl sonra ülkemizi medenileştirme adına İstanbul’u köpeklerden nasıl temizlediğini anlatıyor. Şimdi neyin simgesi bilmiyorum ama yazıya göre  o zamanlar yobazlığın simgesi olarak görülmüş ve feci şekilde katledilmişler. E o zamamlar bir Panter Emel’imiz de olmadığından itlaf ekipleri ile yaka paça olmak mahallenin imamına, paşasına vb. önde gelenlerine düşmüş.

  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • FriendFeed
  • Live
  • MySpace
  • StumbleUpon
  • Technorati
  • Twitter
  • Yahoo! Bookmarks
  • Yahoo! Buzz

Hangi Yunus Emre Türkçesi?

Namık Kemal Zeybek kederlenmiş, Türkçemizi Korumalıyız başlıklı bir yazı kaleme almış. Kederlenmiş derken dalga geçmek için söylemiyorum, hakikaten muzdarip olduğu için yazdığına kesinlikle inanıyorum. Lakin gel gör ki dile vakıf ve meseleye yalnızca hamasi duygularla bakmayan yazarlar da böyle ortaları çok iyi değerlendiriyorlar. Bana göre Namık Kemal bey, Sevan Nişanyan’ın kendisine “ayar verme” maksatlı yazısını okusa bu güne kadar Türkçe konusundaki kanaatlerini oturur bir gözden geçirirdi.

  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • FriendFeed
  • Live
  • MySpace
  • StumbleUpon
  • Technorati
  • Twitter
  • Yahoo! Bookmarks
  • Yahoo! Buzz

Aptallık Üzerine-1

Yazıya 1 diye numara verdim zira bu ülkede bu yazının 2’si, 3′ü ve dahası mutlaka gelir diye düşünüyorum. Sevan Nişanyan APTAL kelimesi üzerine yazdığı yazıda, resmi ideolojinin “Kürt yoktur, kart kurt yapan dağ Türkleri vardır” iddiasının aptallık anlayışını aştığını ifade ediyor. Aklıma hemen güneş dil teorisi geldi. Vakti zamanında bilimadamı, profesör vb. zerzevatın savunduğu bu teoriye, isbat olarak sunulan delillere ve iddianın büyüklüğüne bakınca aptallığın sınırı olmadığını düşünüyorum. Eğer varsa aptallığın bittiği yerde körlük, sağırlık, dilsizlik ve haysiyetsizlik geliyor herhalde.

Yukarıdaki kart-kurt teorisi de bununla karşılaştırılınca oldukça aklı başında kalıyor.

  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • FriendFeed
  • Live
  • MySpace
  • StumbleUpon
  • Technorati
  • Twitter
  • Yahoo! Bookmarks
  • Yahoo! Buzz

Yıldıray Oğur’dan Harika ÖSS Soruları

Gülsüm adlı inek koşarken bir kalça darbesiyle Atatürk büstünü kırdığı için sürgüne gönderilmiştir.

Bu olay karşısında aşağıdaki eşleşmelerinden hangisi en zor durumda kalmıştır?

A- Kemalist hayvansever.

B- “İnekle rejim arasında tercih yapmak zorunda değiliz, üçüncü bir yol mümkün” diyen solcu.

C- “İnek’e yapılan doğru değil ama ineğin de yaptığı yanlıştır” diyen ünlü akademisyen.

D- “O ineğe o bilgileri kim sızdırdı” diyen gazeteci.

E- “Bugün bir gazetede yer alan suça karışmış bir ineğin askerî bölgede otladığıyla ilgili haber tümüyle bir iftiradır. Hayâsızca TSK’ya saldırmayı alışkanlık haline getirmişlerin gerçek niyetleri tarafımızca çok iyi bilinmektedir. Söz konusu haberle ilgili çok yönlü soruşturma başlatılmış, konuyla ilgili de yayın yasağı konmuştur. Yüce Türk Milleti…..” diye bildiri yazacak asker.

Soruların devamı için : http://www.taraf.com.tr/makale/6062.htm

  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • FriendFeed
  • Live
  • MySpace
  • StumbleUpon
  • Technorati
  • Twitter
  • Yahoo! Bookmarks
  • Yahoo! Buzz

Bugün Dünya Daha Güzel Bir Yer

Hz. İbrahim “Ey Rabbim, ölüleri nasıl dirilttigini bana göster” diye sorduğunda Allah” Sen inanmıyor musun?” diye sorunca, O “Evet, inanıyorum, fakat kalbim mutmain olsun istiyorum” şeklinde cevap vermişti.

Bugün yeryüzünde eşitliğe inanan bizlerin kalpleri bir kez daha mutmain oldu. Dünyanın en güçlü ülkesinin başına bir siyah geçti. Sadece Amerika değil, tüm dünyanın istediği değişim bugün başladı. Evet, Obama daha başa geçmeden, başkanlığa oturmadan, icraate başlamadan dünya üzerinde yaptığı yapacağı en büyük değişimi dün başardı. Bundan sonra yapacakları ne kadar devrim niteliğinde olursa olsun bu ilk başarısının yanında sönük kalacaktır. Çünkü dün gerçekleşen devrim kalplerde ve zihinlerde oldu.

Bu satırları Obama’ya bir kurtarıcı ya da olağanüstü bir insan gözüyle baktığım için yazmıyorum. Bir siyah olduğu için yazıyorum. İstesek de istemesek de bugünden itibaren kafamızdaki siyah adam imajı ebediyyen değişmiştir. Bugüne kadar “Siyah adam köledir”den “Siyahlar da insan”a oradan da ancak “Siyah adam sporda iyidir”e gelebilmiştik sanırım.

Bugün artık renk körü olabiliriz. Ve bu başarı Amerikan demokrasisinin yer yüzünün en olgun demokrasisi olduğunu bir kez daha isbat ediyor. Bunun bir benzerini milyonlarca göçmene sahip ve sözüm ona demokrasileriyle övünen ne Fransa’da, ne Almanya’da ne İngiltere’de görebilirdik. Ama bugünden sonra dünyanın heryerinde böyle bir ihtimal var.

Teşekkükler Amerika. Yüz yıl önce köleliği reva gören, altmış yıl önce siyahları otobüste arka sıraya oturtan, üniversiteye kabul etmeyen ayrımcılıktan bu olgunluğa bu kadar çabuk eriştiğin için. Elbette daha alınması gereken çok yol var. Ama dediğim gibi atık çok daha ümitvar olabiliriz.

Teşekkürler Bush. Ülkeyi 8 yıl bu kadar kötü yönettiğin için. Obama gibi yeteneği, zekası, liderlik özellikleri su götürmez birisi bile derisinin rengi kendisine engel olmasın diye böyle bir zemine ihtiyaç duyardı. Sanırım dünya sekiz yıl diyet ödedi.

  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • FriendFeed
  • Live
  • MySpace
  • StumbleUpon
  • Technorati
  • Twitter
  • Yahoo! Bookmarks
  • Yahoo! Buzz

Okuma Hevesi

Geçenlerde metrobüsde seyahat ederken içimi burkan bir an yaşadım, paylaşmak istedim. Bilenler bilir, metrobüs araçlarında birbirine bakan dörtlü koltuklar vardır. İkisi araç yönünde, ikisi ters yönde. İşte bu dörtlülerden birinde koridor tarafında oturuyorum, sol çaprazımdaki bey de açmış gazete okuyordu. Ben koridor o pencere tarafında olduğuna göre hangimiz araca ters yönde oturmuş oluruz?

Neyse, ne diyordum? Bir bey açmış gazete okuyor hemen yanımda ayakta yolculuk eden yedi-sekiz yaşlarında bir çocuk ise dikkatle adamın iç sayfalarını okuduğu gazetenin kendisine bakan, ana sayfasını okumaya çalışıyor. Hepimiz hatırlarız daha okuyamadığımız zamanlarda o hep büyüklerin elinden düşürmediği çarşaf gibi kağıtlarda ne yazdığını merak etmiş, resimlere bakmakla yetinmiş ve onu okuyabileceğimiz günleri iple çekmişizdir. İşte çocuğun her halinden, gazeteye bakışından, dudaklarındaki heceleyişden, daha çok büyük puntolarla yazılmış manşetleri okumaya çalışmasından belliydi nasıl istekli olduğu.

Neden sonra durgunlaştı, sonra diğer tarafa dönüp pencereden yolu izlemeye koyuldu. Gazetenin ilk sayfasında neler mi vardı?

  • Kocaman puntolarla en tepede “Kadının Canı Yok” manşeti
  • Hemen altında, sayfanın yarısını kaplar şekilde, hepsi de kocaları tarafından öldürülmüş 24 adet merhumenin vesikalık fotoğrafı.
  • Sağ tarafta büyük puntolarlar “Kürtaj Vahşeti”
  • Hemen altında vahşice öldürülen kadının ve katil eşinin resimleri
  • Onun hemen altında elbette büyük puntolarla “Önce Öldürdüler Sonra Yasını Tuttular” manşeti ve
  • Akrabaları tarafından öldürülen ve o akrabalarının -o zaman henüz yakalanmadıkları için- cenazesine katılıp yas tutar gibi yaptıkları üç yaşlarında bir kız çocuğunun fotoğrafı.
  • Bir de şimdi hatırlayamadığım bir siyaset haberi. Sayfanın kalan %20’sini kapsıyordu.

Nasıl? İç açıcı değil mi?

İşte bu manzaraydı içimi karartan. Bir kaç kez elip gidip geldi, neredeyse perde edecektim elimi çocukla gazete arasına. “Çocuklarımız nasıl bir dünyaya doğuyorlar, nasıl bir dünyada büyüyorlar?” diye geçti içimden. Akşamları kaçımızın midesi sofra başında haber izlemeyi kaldırıyor? Vesaire vesaire…

Neyse geldik asıl önemli noktaya.

Cevap: Dörtü kotuklardan aracın her iki yanında da bulunduğundan verdiğim bilgiler oturuş yönümü belirlemeniz için yeterli değil!

  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • FriendFeed
  • Live
  • MySpace
  • StumbleUpon
  • Technorati
  • Twitter
  • Yahoo! Bookmarks
  • Yahoo! Buzz

Onun İçin Şöyle Böyle Diyorlar!

Önce vejetaryen köpekbalığı şimdi de vejetaryen aslan. İkisi de her nedense ot -ya da yosun ?- yemeyi tercih ediyor -ne şeker değil mi ?- ve tabi içerisinde bulundukları toplum tarafından dışlanıyorlar. Heyecan dolu hikayelerinin sonunda bir şekilde kendilerini ispatlıyor ve çevrelerinde tekrar kabul görüyorlar. Biz de buradan “Farklılıklara saygı duymalıyız, farklılık zenginliktir” gibi bir mesaj alıyoruz ya da aldığımızı sanıyoruz. Peki ya filmlerin asıl muhatabı olan çocuklar bundan nasıl bir ders çıkarıyorlar kendilerine?

Hikayeyi baştan alalım. Şimdi gözlerinizi kapatın ve o haşmetli, titreten edası ve ona ünvanını kazandıran yeleleri ile bir aslanın kafasını çayıra gömüp otlamaya başladığını hayal edin. Ne o? Birden açtınız gözlerinizi. Oldu mu şimdi? Yakışık aldı mı delikanlı aslana otlamak? Ya da bir köpekbalığına yosunlamak? (sahi ne yer et yemen balıklar, yosun mu?)

Bahsettiğim manzara hiç bir zaman görülmedi ve görülmeyecek. Çünkü hayvanlar her zaman yaratılışları üzere yaşayacak. Yaradılışının rağmına hareket eden bir insanoğlu oldu bu dünyada. Ve hep öyle olacak, ta ki bu tavrı sonunu hazırlayana dek.

Ve bu fıtrattan sapışın kabul edilebilir olduğunda da ısrar eden birileri, her türlü sapkınlığa saygı duyulması gereken bir tercih nazarıyla bakılması gerektiğini savunan birileri, savunduklarını her fırsatta ellerindeki envay türü imkan ile zihinlerimize enjekte etmeye çalışacak birileri her zaman olacak.

Tüm dünyada çocukların hayranlıkla izlediği bazı çizgifilmlerden bu manayı çıkaran yazarın içi mi fesat?

Batı henüz çocuk filmlerine eşcinsel kaharamanlar(!) koyacak kadar medenileşmediyse yazarın suçu ne?

Bu meselede hep o kafasını kurcalayan iki kavram mı?

Bilinçaltı, körpe zihinler.

  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • FriendFeed
  • Live
  • MySpace
  • StumbleUpon
  • Technorati
  • Twitter
  • Yahoo! Bookmarks
  • Yahoo! Buzz

Devşirme Sporcular ve Zihnimize Sıkılan Kurşun

Küçük beyinler şahısları, orta beyinler olayları, büyük beyinler ise fikirleri tartışır sözünün gereği ırkçılık yaptığımı düşünen bazı küçük beyinler çıkacaktır ama derdim ne Etiyopya’lı Elvan ile ne de Çin’den, Ukrayna’dan getirdiğimiz sporcular ile. Bu sporcular madalya aldıklarında her zaman içimizde oluşacak buruk sevinç de değil, kürsüye çıktıklarında milli marşımız çalınırken dudakları ile dahi olsa marşımızı mırıldanamamaları da değil, Türkçeleştirilmiş isimleri anons edildiğinde anlayamamaları ve bu yüzden podyuma, sahaya, piste vs. geç çıkmaları da değil beni asıl kahreden.

Beni asıl kahreden gençlerimizin zihnine kendi elimizle sıktığımız kurşun. “Şampiyon olabilecek sporcular yetiştiremezsek transfer ederiz” zihniyetinden daha sakat olanı “Türkiye’de yüzücü yetişmedi ve yetişmeyecek, öyle olmasaydı Ukrayna’dan getirmezdik” ya da “Bizden atlet çıkmaz, çıksaydı Afrika’dan getirmezdik” düşüncesinin içimizde yeşermesi.

Beni asıl kahreden dışarıdan her sporcu getirdiğimizde gençlerimize veridiğimiz “Sizden sporcu olmaz” mesajı. Beni asıl kahreden utanmadan, sıkılmadan yetiştiremediğimizi itiraf eden ama yine de “öyleyse yetiştirelim” demeyen, diyemeyen günü kurtarma sevdalısı yetkililerimiz. Ve beni asıl kahreden Kahvehaneler, kafeler, oyun salonları ve stadyumlar dolusu sporun ruhunun ne demek olduğunu anlatamadığımız, fanatik, eli satırlı, ağzı küfürlü, sigara dumanında heba olup giden gençlerimiz.

Eğer mutlaka dışarıdan birilerini getireceksek neden alanında ekol olmuş ülkelerden antrenör, çalıştırıcı getirmiyoruz gençlerimizi eğitmek üzere? Neden uygun tesisler inşaa etmiyoruz şehirlerimize? Durun nedenini ben söyleyeyim: Çünkü bu ülkede insana yatırım yapılmaz, bu ülke insanı değersizdir, yetmiş milyon halk “urbalarla yığın, mintanlarla et”dir. Bu sadece yetkililerin değil hepimizin gözünde böyle. Zira reva görüldüğümüz muameleden rahatsız olmuyoruz, sesimiz çıkmıyor kobay olarak kullanılsak bile.

Ayyıldızı göğsünde taşıyan sprocu kürsüye çıktığında onu yetiştirmiş olmakla mı, verdiğimiz emeğin karşılığını görüyor olmakla mı yoksa yetişmiş sporcuyu iki gün önce T.C. vatandaşı yapabilmiş olmakla mı gururlanacağız. Yakında en büyük sportif başarımız büyük paralar verip, her türlü imkanı sağlayıp yetişmiş profesyonelleri T.C. vatandaşı yapmak mı olacak?

Buymuş dünyanın kuralı, artık herkes yapıyormuş, başka türlüsü olmazmış! Kendine inanmayan, aşağılık kompleksi içinde yaşayan bu zavallı zihniyete o beğenmediğimiz, ufak tefek olmalarıyla dalga geçtiğimiz Pekin’de madalyaları süpüren Çinlilerin toplam altıyüz küsür sporcusundan kaçı devşirme diye soruyorum.

Sözüm asla ve asla yabancılara değil. Bugün Elvan ya da o Çinliler ülkemize küçük yaşta gelmiş olsaydı, burada büyümüş, dilimizi öğrenmiş, kültürümüzü benimsemiş olsalardı, Türkiye için gerçekten “vatanım” diyebilselerdi, bir madalya aldıklarında -aksanlı da olsa- “madalyamı beni yetiştiren milletime armağan ediyorum” diyebilecek kadar Türkçeleri olsaydı onları bağrımıza basardık. Oysa şimdi bir başarı elde ettiklerinde tercüman vasıtası ile paylaşabiliyoruz duygularımızı. Bu anlamda ne Naim Süleymanoğlu’nu ne de Lefter’i aynı kefeye koyabiliriz.

Yani safkan Türk olsun demiyorum. Oğuzların kayı boyunun bilmem ne kolundan olsun demiyorum. İsimleri Hewan, Natalia, Pengfei olmasın demiyorum. Dini, ırkı, rengi, ismi ne olursa olsun sadece ve sadece “içimizden biri” olsun, bu toprakların yetiştirdiği iyisiyle-kötüsüyle “bizden biri” olsun diyorum.

  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • FriendFeed
  • Live
  • MySpace
  • StumbleUpon
  • Technorati
  • Twitter
  • Yahoo! Bookmarks
  • Yahoo! Buzz