Muhasebe

Geçmiş ile hesaplaşıp, geleceğe güvenle bakacaktı. Şu anda bu ifade ona sigorta reklamı gibi gelse de, ilk duyduğunda nasıl da hazırdı görülecek tüm hesapları görmeye, ödenecek bedelleri ödemeye. Son 8 yılını eline alıp sayfaları karıştırmaya başladı. Aslında her bir cümleyi tek tek, dikkatle okumaya niyetliydi ama şimdi tek yapabildiği sayfaları sıkıntı ile karıştırmaktı. Bu, daha çok göz gezdirerek bir şeyler aramaya benziyordu. Aradığı neydi?

Doktor bulacaksın demişti, sayfaların arasında bir yerlerde bulacaksın. Neyi bulması gerektiğini tam izeh etmemişti. Belki de o anlamamıştı. Yine de bir his “bulduğunda bileceksin” diyordu.

Ancak oda, ne yeterince karanlıktı ne de yeterince sessiz. Herşeyden önemlisi halet-i ruhiyesi müsait değildi. Dağınıktı. Duyguları ile düşünceleri, hatıraları ile hayalleri birbirine karışıyordu.

Yatağa girdiğinde bulunacak bir şey olduğundan şüpheliydi. Görebildiklerinin arasından tek hissedebildiği ona ait olanlardı. Ah bu defterlerden bir kurtulabilseydi. Değiştirebilseydi kayıtları.

O defterleri anlamak için anadillerinden birinin de Türkçe olması yeter miydi?

Ankara’da Aşık Olmak

Bu da güzel bir Zuhal Olcay parçasıdır. Bir de İlkay Akkaya’dan Ah Sensiz vardır bana Ankarayı hatırlatan. Nedendir bilmem?

Senden Uzak

Güzel bir Ege parçasıdır. Youtube’da ara sıra dinlerim. Anlamadığım çok az izlenmiş olması. Parçanın beni en çok etkileyen kısmı ise:

Gel desen…

Gel desen de gelemem ki

Çaresizliğimin ortasındayım.

İstanbul ve Kültür

Reklam panolarında görüyordum bir süredir, “İstanbul Kültür Başkenti” diyen afişleri. Nihayet bir dizi kutlama gerçekleştirildi. Tam olarak ne olduğunu anlayamadım, hayatımızda ne değişeceğini ya da “yaşadığım istanbul” ile kültür kelimesi arasındaki bağı. Hep aynı şeyi düşündüm. Şarkılara-şiirlere konu olan, edebiyatçıların ilham aldığı, her birinin içinde ayrı bir yeri olan (en azından öyle iddia ediyorlar) o şehir benim yaşamakta olduğum, içerisindekileri her geçen gün yozlaştıran, hoyrat, keşmekeş, her türlü rezilliğin normal algılandığı bu şehir olamaz.

Ali Bulaç’ın ilgili yazısını okuyunca yeniden aynı şeyleri düşündüm:

“İstanbul” diye bir şehir yok. Müziği, mutfağı; felsefe, sanat ve edebiyata beslenme kaynağı olan Müslümanlığı; medeniyet nişanesi mimarisi; nezaket ve kibarlığı; adabı ve merhameti yok. Her şey ölçüsüz, kaba, hoyrat ve kaotik. İstanbul’un aynası trafiği ve insanların ruh hali gibi şiddet yüklü. İstanbul’un sorunu kendini inkâr etmesinden kaynaklanıyor.

Yazının tamamını okuyun ve nasıl bir komedyanın içerisinde yaşadığımızı bir kere daha düşünün. Ahırda yaşıyorduk, medya beynimizi şokladı, “kültür başkentinde” yaşadığımızı sanmaya başladık. Şehir aynı şehir, öküz aynı öküz, tezek aynı tezek.

Bir gün boğazda bir yalıya yerleşirsem yukarıdaki sözlerimi unutacağım.

Bir yazı da Engin Ardıç’tan geldi bu arada.

Korkuyor musun?

Zaman parmaklarının arasından kayıp gidiyor. Biraz korku, biraz tevekkül, biraz acziyet ve illa ki umut. Yine dik yürüyorsun, farkında değilsin, başın öne eğiliyor. Bir telaş kapladı içini, yüreğini değil ama. Yüreğin suskun, yüreğin farkında olanın, bitenin.

Öylesine aciziz işte. Utanılacak kadar aciz. Aşık olunacak kadar.

İlginç Bir Yeni Yıl Mesajı

Bu arada bir arkadaşımız tüm Türkî dillerde “Yeni yılınız kutlu olsun” mesajı göndermiş. Çok hoşuma gitti. Ne kadar doğru olduklarını bilemiyorum. İlgili dili bilen arkadaşlar doğru olduğunu belirtirlerse aşağıdakilerin sahihiyeti konusunda şüphemiz kalmamış olur :)

Altay Türkçesi: Slerdi cangı cılla utkup turum!

Azerbaycan Türkçesi: Yeni iliniz mübarek olsun!

Başkırt Türkçesi: Hizzi yangı yıl menen kotlayım!

Çuvaş Türkçesi: Sene sul yaçepe salamlatap!

Füyu Kırgızcası: Naa cılıngar guttug bolsun!

Gagauz Türkçesi: Yeni yılınızı kutlerim!

Hakas Türkçesi: Naa çılnang alğıstapçam sirerni!

Karaçay-Malkar Türkçesi: Cangı cılığıznı alğışlayma!

Karakalpak Türkçesi: Canga cılıngız kuttı bolsın!

Karay/Karaim Türkçesi: Sizni yanhı yıl bıla kutleymın!

Kazak Türkçesi: Janga jılıngız kuttı bolsın! veya Janga jılıngız ben!

Kırım Türkçesi: Yangı ılıngız kaırlı (veya mubarek) olsun!

Kırgız Türkçesi: Cangı cılıngız kuttu bolsun!

Kumuk Türkçesi: Yangı yılıgız kutlu bolsun!

Nogay Türkçesi: Yanga yılıngız men!

Özbek Türkçesi: Yengi yılıngız mübarek bolsun!

Sarı Uygurca Türkçesi: Ak éy yahşi mo!

Şor Türkçesi: Naa çıl çakşı polzun!

Tatar Türkçesi: Sezne yanga yıl belen tebrik item!

Tuva Türkçesi: Caa çıl-bile bayır çedirip or men!

Türkiye Türkçesi: Yeni yılınız kutlu olsun!

Türkmen Türkçesi: Teze yılınızı gutlayaarın! (Irak Türkmenleri)
Yengi iliyiz (iliwiz) mubarak olsun!

Uygur Türkçesi: Yengi yılıngızğa mübarek bolsun!

Yakut Türkçesi: Ehigini şanga sılınan eğerdeliibin!

Yılbaşı Psikolojisi

31 Aralık günü insanlar garip bir psikoloji içerisine giriyorlar. Dostoyevski’nin Ölüler Evinden Anılar‘ında anlattığı kürek mahkumlarının Noel yortusundaki o acınası halleri geliyor aklıma.

Gerçi Noel’e bu insanların atfettikleri bir kutsiyet vardı. Anlayamadığım kısmı ise Engin Ardıç’tan alalım:

Gene bir yılbaşı gelmektedir. Ortalığı gene, bir “takvim cilvesi” olmaktan başka bir özelliği bulunmayan, anlamsız bir günü kutlamaya hazırlanan bir sürü aptal kaplayacaktır.


Noel Babalar. İğreti sakalının takma olduğu fazla sırıtan, göbeğine yastık sokulmuş, ille de kırmızı (neden?) birtakım masal kahramanları… Her mağazanın önünde bir adet.
Çünkü mal satılacaktır.
Çünkü gene “herkes eğleniyor, benim de eğlenmem gerekir” endişesiyle çok kişi sabaha kadar içip midesini bozacaktır.


Yazının tamamını keyifle okuma garantisi veriyorum

Yeni Bir Yıl

Yeni bir yıl… Yeni umutlar…

2009′un garip şimdi anlayamadığım o tarifsiz ruh haline büründüğüm zaman diliminde, içimdeki son umudu da yargılayıp astıktan sonra karaladığım bir kaç mısra:

İçimdeki umut taciri
Ve göçmen yüreğim
Kandırılmış mülteci
Bir TIRın her defasında
Ölmek üzereyken arkasında

Bir başka diyara sürgün
Bir başka kıyıya vurgun
Bir denizin her defasında
Ölmek üzereyken ortasında

Kaderini değiştirmekti
Tek gayesi
Kaçabilseydi
Ya da
Ölebilseydi

Eğitim ile Alakalı Harika Bir Tespit

Dünyanın bilgisi elimizin ucunda ama tertibi olmadıktan, istikameti belirlenmedikten ve ne idüğü hakkında zihni berraklık hâsıl edemedikten sonra bilgi mânâsız, hatta tehlikeli bir mâlumat anbarı haline gelir. Eğitim de zaten bilgi edinmeye değil, bilgi işleyebilecek hâle gelmeye hazırlar insanı. Tâze mezun gençlerin çoğunun hâlâ bilmedikleri, pek azının farkedebildiği bir nükte!

demiş Ahmet T. Alkan ilgili yazısında. (yazının tamamı çok güzel)

Hep hissettiğim, gördüğüm ama bir türlü tarif edemediğim (pek çoğumuz için de böyle) bir hakikati çok güzel ifade etmiş yazar. İşte ustaları bizden ayıran önemli bir fark. Biz elimizin altındaki bi dünya bilgiyi nasıl kullanacağımızı, eğitim anlayışının nasıl olması gerektiğini vs. tartışırken, bir paragraf 3 cümle ile öyle güzel bir tespit yapılmış ki, dönüp dönüp okumak lazım.

Trafikte Yitirilen Zamanı Kurtarabilmek

Uzun zamandır düşündüğüm bir konu üzerine yazmış Haşmet Babaoğlu. Büyük şehirlerdeki trafik ve zaman problemi üzerine. Hergün servislerde, otobüslerde, metrolarda vs. saatlerimiz heba oluyor. Ne zaman çevreme baksam insanlar boş boş pencereden dışarı bakıyor, e-5 karayolunun o canım manzarasını temaşa ediyorlar.  İnsanlar amaçsız, gayesiz kendilerini akıntıya bırakmışlar adeta. Her gün sabah ve akşam 40 dk. kadar servis ile yolculuk ediyorum. Sabahları dinleyeceğim şeyler belirli. Akşamları da dil öğreniyorum. Evet yalnızca serviste mp3 dinleyerek bir kaç ayda orta seviyeye yaklaştım gibi. Bir kaç ay sonra da iyiden iyiye derdimi anlatabileceğimi sanıyorum. Sadece serviste, sadece akşam eve dönerken, sadece bir mp3 çalar ile. Aslında zaman bu kadar bereketli. Ankara’da metro hattında az kitap bitirmemiştim. Şehir içi trafiğinde bir şey okumaya kalkınca araba tuttuğundan yalnızca dinleyebiliyorum. Yine de zamanı iyi kullanamadığımdan muzdaribim. Her gün bana verilen 24 altının çoğunu harcayamadan geri vermek zorunda kalıyorum. Başka çarem yok. Biriktirmek mümkün değil.

Asıl sorun bizlerin boş zamanlarımızı severek harcayabileceğimiz birer hobimizin, ilgi duyduğumuz alanların olmaması. Ot geldik, saman gidiyoruz anlayacağınız. Bu konuya detaylı olarak daha sonra dönmek üzere.